ORADA hakkında yazılan eleştirilerden bir seçki:
“Öncelikle yarışmanın neredeyse uzak ara en iyisi “Orada”dan başlamak lazım. Hakkı Kurtuluş ile Melik Saraçoğlu’nun beraber çektiği eser, Bergman’ın 1960’lardaki ‘soyut film modeli’nin Türk kültürüne uyarlanmış hali. Ses, görüntü yönetimi, sanat yönetimi, kurgu gibi konularla profesyonel bir çalışmanın ürünü olan eser, Türkiye’de “Üç Maymun”dan sonra 2.35:1 formatını kullanan ilk minimalist film olmasıyla dikkat çekiyor.
“Orada”, bazı eksiklerine rağmen Bergman’ın o çok sevdiği ‘ölüm’ kavramı üzerine öznel ve psikolojik bir yolculuk sunuyor. “Veda” sonrası herkesin üzerinde kötü oyuncu olduğu konusunda birleştiği Sinan Tuzcu’dan da yüzde yüz performans almayı başarması, eserin sinemaya yaklaşımını ortaya koyuyor. Ancak filmin Türk sinemasındaki yerine baktığımızda ‘sinefil genç sinemacıların postmodern işleri’ ayağına girdiğini görebiliyoruz.”
Kerem Akça, Habertürk
“Yıllar yılı çatışan aile bireylerinin, gitgide kemikleşen, karşılıklı bir sevgisizlik durumunun yaşadığı filmde, zaman zaman sadece ona görünen annesinin suretiyle dertleşen abla Neslihan karakteri ya da “Kardeşiz diye birbirimizi sevmemiz gerekmiyor, zaten birlikte büyümeyi de biz seçmedik ki” diyen, doğru dürüst bir iş tutmasa da Fransa’daki sefil sürgünlüğünü sürdürmekteki kardeş Mazhar öne çıkıyor.(…) Fransa’da (Lyon’daki Lumiere Üniversitesi’nde) sinema eğitimi almış, 1980 doğumlu Hakkı Kurtuluş’la 1984 doğumlu Melik Saraçoğlu’nun senaryosunu yazıp ortaklaşa yönettikleri “Orada”, beylik deyişle eli yüzü düzgün bir “ilk film”.
Sungu Çapan, Cumhuriyet
“Filmin geneline sirayet eden ağır havayı, en çok uzun uzadıya çekilen gasilhane, cami ve mezarlık sahneleri besliyor. (…) Festival festival dünyayı gezen Orada, 2001 ekonomik krizi ve 17 Ağustos Büyük Marmara Depremi gibi hepimizi yakından etkileyen olaylara da değiniyor. Ama asıl anlatılmak istenen, parçalanmış bir ailenin hesaplaşması özelinde, yabancılaşma, sevgisizlik ve iletişimsizlik olsa gerek. Peki, başardığı söylenebilir mi? Yanıtım; denemiş ancak, bizleri filmin içine katamamış olacaktır.”
Alper Turgut, Gerçek Gündem
“Az diyalog ve az oyuncu kadrosuna rağmen aslında ne anlatmak istediğinden öte neyi nasıl anlatmak istediğini bilen bir film Orada. (…) Yönetmenlerin üzerine çalıştıkları alanlar sinemaya olan bakış açılarına yön verirken ilk uzun metraj filmlerinde de kendini açık ediyor. Türk sinemasının çok da alışık olmadığı bir bakış açısı bu. Hikâyenin derinliği estetiğine de yön vermiş. (…) Bu tarz filmler Türk sineması için oldukça cesur (…) Parçalanmış hayatları anlatan ama buna rağmen derli toplu olan Orada, yurt dışında bir çok festivalde boy gösterecek. “Buralar”da ne olur, işte o hiç bilinmez.”
Sibel Oral, Taraf
Orada’nın “metni çok güçlü: Aile denilen kurumun her zaman sevgi ve mutluluk içermediği, aslında, evlilik kararıyla birlikte süregiden yanlışlıklar silsilesi ile yalnızlıkların, düş kırıklıklarının, nefretlerin, parçalanmışlık hissiyatının aile bireylerinin derilerinden içeri nasıl nüfuz edip silinemediğini öykülemeyi başarıyor. Görselliği, gerçekliği kavrayan ‘ağır bir atmosfer’ içeriyor (kuşkusuz daha çarpıcı olabilirdi). Performanslar ise hayli sorunsuz; özellikle Sinan Tuzcu, karakterinin tüm verilerini aynen aktarıyor. Bu filmin, beklentimin çok üzerinde çıktığını itiraf ediyorum.”
Ali Ulvi Uyanık Sadibey.com
“Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu, ilk filmleri “Orada”yla hiçbir boka benzemeyen insanoğlunun ‘seçimler’inin yarattığı kaygan zeminde slalom yapmaya çalışıyorlar. İnsanın hem kendine hem de en yakınındakilere karşı hissettiği ‘hastalıklı’ duyguların altını çiziyor, ‘sevgi’nin göreceliliğine vurgu yapıyor, ‘nefret’in yarattığı ‘güç’ün üzerine yürüyor, ikiyüzlülüğün her daim ‘belirleyici’ olacağını söylüyor, uzun süre ‘pislik’le yaşadıktan sonra ondan ‘arınma’nın mümkün olamayacağını işaret ediyor ve ‘bura’dan ‘ora’ya gidişlerin zorunlu kıldığı kimi duyguların ‘samimiyetsizlik’ini ameliyat masasına yatırıyorlar. Sinema dili olaraksa Semih Kaplanoğlu’na yakın duruyorlar ve onun Rus öncüllerine. Uzun planlarla onun ardına gizlenmiş olan ‘anlam’ı kavramaya itiyorlar izleyiciyi, büyük oranda da başarıyorlar bunu. Nefes almadan koşturmak yerine, nefeslenecek zaman bırakıyorlar bizlere; her sahne üzerine düşünüp karar verecek mühleti tanıyorlar. Ve sonuç olarak, Erol Günaydın engeline çarpmamış olsalar çok daha iyi bir bütüne ulaşabileceklerinin sinyallerini veriyorlar. ‘Bura’dan ‘ora’ya giderken hangi yolu takip edeceklerini merak ettiriyorlar doğrusu!”
Murat Özer, www.siyad.org, Arka Pencere
Orada’nın sinemanın diliyle ilgilenen birilerinin işi olduğu, filmin ilk sahnelerinden itibaren kendini belli ediyor. En azından, sanatsal tercihlerindeki ‘şuur’u görebiliyorsunuz. (…) Kahramanların seslerinin, kadraja birçok kez kendilerinden önce girmesi, veya kameranın vapur zinciri gibi detaylara merakı da, tadı çıkarılabilecek tercihler. Filmin bunlardan tam verim alamaması, ilk uzun metrajlılarını çeken Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş’un belki nasıl yapmak istediklerini bilmeleri, ama sanki anlatmak istediklerinin burada değil de orada bir yerlerde olmasından. Orada’nın tarzı belirgin, ama sunduğu zift gibi karanlığın içinde ne gördüğü belirsiz.
Yeşim Tabak, Sabah
‘Orada’, ‘Yumurta’ gibi açılıyor ama sonrasında filmin dertleri ‘Pandora’nın Kutusu’yla daha fazla örtüşüyor. Ama asıl olarak ‘Kurtuluş-Saraçoğlu ikilisi’nin yapıtını daha çok stiliyle ele almak gerekiyor sanırım. Film, katıksız bir şekilde Bergman kokuyor. Ağır ağır ilerleyen planlar, karakterlerin ruh durumlarına odaklanan mizansenler ve yüksek volümlü, yer yer rahatsız edici bir müzik. Filmi, değerli kılan ve bizi, “Bu genç yönetmenler ne anlatmaya çalışıyor? ” sorusuyla buluşturan bölümler de buralarda beliriyor. Özellikle hem cenazenin yıkanması (ki burada da ister istemez bu yılın ‘En iyi yabancı film ’ Oscar’ını alan Japon yapımı ‘Son Veda-Okuribito’yu hatırlıyoruz), hem de annenin toprağa verilmesi esnasında, film bir anlamda kayıtsızca bütün bir ritüeli seyircisiyle paylaşıyor.(…) Bütün bu noktalarda film, kendi gelenek ve göreneklerine uzak, en temel dinsel ve toplumsal ritüellerin dışında bir insan modelini önümüze atıyor. Ama filmin bu noktadaki tavrı, böylesi kişiliklere yönelik bir eleştiriden çok, ‘Doğu-Batı çelişkisi’nin izlerini sürmek.(…) Bu ikili, sinema serüvenlerine yine birlikte mi devam edecekler bilemiyorum ama naçizane önerim, kasveti ve bu İskandinav tadını, bütün bir filme yaydıkları ve dahi, bu atmosferi doğru oyuncularla oluşturabildikleri bir projeyle karşımıza çıkmaları.
Uğur Vardan, Radikal
Biri 1980, diğeri 1984 doğumlu, yurtdışında sinema eğitimi almış, felsefe ve edebiyata meraklı iki gencin elinden çıktı bu film: Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu… Hayata dair belirli dert ve takıntıları olduğu açıkça belli bu iki gencin kalıcı olacak ‘yetenekli azınlığa’ dahil edilmeleri kaçınılmaz. Orada’ sinema gişelerini sarsmayabilir (ki bu filmi tamamlayabilmek için büyük çaba ve fedakârlık sarf ettiler) ama sinema sanatına entelektüel bir bakış açısına sahip bu iki genç sinemacı, kalıcı olacaklarının sinyallerini veriyorlar bu filmde.(…) Karşılıklı suçlamalar ile omuz omuza dökülen gözyaşlarının, boğaza düğümlenen kocaman bir yumru ile geçmişten kaynaklı öfkelerin birbirine karıştığı o sıkıntılı ruh hali bu filmin özeti adeta. Film bunu yansıtmakta başarılı.
Burçin S. Yalçın, Zaman
“İşlevsiz aileler farklı farklı modlarda sinemaya aktarılmaya müsait bir konu. “The Royal Tennenbaums” ya da “Elde Makas Koşmak”da olduğu gibi meseleye ironik bir açıdan da yaklaşabilirsiniz, bu hafta gösterime giren “Orada”da olduğu gibi aile fertleri arasındaki iletişimsizliğin açmazlarına da odaklanabilirsiniz. Gösterime girmesi epey zaman alan film, annelerinin intiharıyla bir araya gelmek durumunda kalan Gümüş ailesinin hikayesini aktarıyor. Gerçek hayatta karı koca olan Dolunay Soysert ve Sinan Tuzcu’nun canlandırdığı abla kardeş Gümüş’lerin “ne senle ne de sensiz” diye de özetlenebilecek haletiruhiyeleri, filmin dingin ama içten içe kaynayan atmosferinin de temeli. “Orada” da tıpkı onların ilişkisi gibi fırtına öncesi sessizlikte konumlandırmış kendini. İkisinin de çıkış noktası bulmadaki aczi, tam da kaçamadıkları aileye göbekten bağlı. “Orada”nın başarısı da bu tedirginliği inanılır kılabilmesinde saklı.”
Erman Ata Uncu, lecool.com
“Oldukça Ingmar Bergman tadı taşıyan bir aile dramı “Orada”. Kardeşler arsındaki kıskançlık temasıyla da Demirkubuz’un “Kıskanmak”ını da uzaktan hatırlatıyor.. Bu kez karşımızda neredeyse tamamen dağılmış bir aile var. “Pandora’nın Kutusu”nda olduğu gibi annenin kaybolmasıyla (sonradan intihar ettiği netlik kazanıyor) birbirinden çoktan kopmuş biri erkek (Fransa’da yaşıyor), biri kadın iki kardeş İstanbul’da bir araya geliyorlar önce. Annenin cenazesinden sonra da, haber ulaştıramadıkları babalarını bulmaya Büyük Ada’ya gidiyorlar. Burada uzun bir gece boyunca o güne kadar biriktirilen öfkeler, kırgınlıklar ortaya dökülüyor. Bu bölüm çok etkileyici. (…) “Orada” işlevsiz bir ailenin içindeki çatlakları, fay hatlarını ortaya koymada çok kayda değer bir iş. Kurtuluş ve Saracoğlu sinemamız için büyük bir kazanç.”
Cüneyt Cebenoyan, Birgün
“…iki genç sinemacının yazıp yönettiği filmin kasvetli bir havası ancak ilginç yanları var. Anneleri ölen abla-kardeşin gasilhane ve mezarlık tecrübesi, sadece aile içi yabancılaşmanın değil, aynı zamanda ulusal kültürün çok önemli bir parçası olan cenaze rütieli üzerinden ulusal kimliğe yabancılaşmayı içermesi bakımından dikkat çekiyor.(…) Müslüman bir ülkede cemaatin pek çoğu ki, zaten toplama bir cemaattir, cenaze namazı kılmayı doğru dürüst bilmemektedir! İşte yönetmenlerin gözlemleri bu anlamda enteresandı.
Coşkun Çokyiğit, Bizim Gazete
BASINDA ORADA



